Yükleniyor...
API ve Web Service kavramları çoğu zaman birbirine karıştırılır. Peki bu ayrım neden önemlidir ve artan entegrasyon karmaşıklığı API Gateway ihtiyacını nasıl doğurdu? Bu yazıda API Gateway’i, modern mimarilerdeki rolü ve sağladığı temel yetkinliklerle ele alıyoruz.

Yıllardır yazılım dünyasında esneklik, entegrasyon kabiliyeti ve dağıtık mimarilerin gelişimiyle birlikte sürekli karşımıza çıkan iki temel kavram var: API ve API Management. Özellikle son yıllarda bu kavramlar yalnızca teknik ekiplerin değil, ürün ve iş taraflarının da gündeminde yer almaya başladı. Bunun en önemli nedeni, sistemlerin artık tekil ve kapalı yapılardan çıkıp, çok sayıda iç ve dış entegrasyonla yaşayan ekosistemlere dönüşmüş olmasıdır.
Bu yazıda API nedir, Web Service ile arasındaki fark nerede başlar ve neden bugün API Gateway gibi bileşenlere ihtiyaç duyuyoruz sorularına; teorik tanımların ötesine geçerek, mimari ve operasyonel gerçeklikler üzerinden bakmaya çalışacağım.
API (Application Programming Interface), en basit tanımıyla iki yazılım bileşeninin birbiriyle nasıl konuşacağını tanımlayan bir arayüzdür. Bir uygulamanın, başka bir uygulamaya hangi yeteneklerini, hangi kurallar çerçevesinde sunduğunu belirler.
Günümüzde API dendiğinde çoğu kişinin aklına doğrudan internet üzerinden erişilen servisler gelse de bu, kavramın yalnızca küçük bir bölümünü kapsar. API’ler web’den çok daha eski bir geçmişe sahiptir. Aynı makinede çalışan iki uygulamanın, hatta tek bir uygulama içindeki modüllerin birbiriyle haberleşmesi de API’ler aracılığıyla gerçekleşir. Bu iletişim her zaman HTTP, REST ya da bir network bağlantısı gerektirmez.
İşletim sistemlerinin sunduğu fonksiyonlar, bir yazılım kütüphanesinin dış dünyaya açtığı metotlar ya da TCP üzerinden ham veri taşıyan özel protokoller de birer API örneğidir. Dolayısıyla API kavramını yalnızca “web servisi” olarak ele almak, konunun mimari derinliğini kaçırmaya neden olur.
Web Service, API kavramının daha dar ve spesifik bir alt kümesidir. İki sistemin bir ağ üzerinden, çoğunlukla HTTP veya HTTPS kullanarak haberleşmesini sağlayan yapılardır.
Bir Web Service, belirli bir endpoint üzerinden gelen request’leri dinler ve bu isteklere karşılık bir response üretir. Bu response JSON veya XML gibi yapılandırılmış veri olabileceği gibi, HTML, görsel ya da binary içerik de olabilir. Buradaki temel ayırt edici nokta, Web Service’lerin doğası gereği network bağımlı olmasıdır.
Yani bir Web Service’ten bahsediyorsak, mutlaka ağ üzerinden gerçekleşen bir iletişim söz konusudur.
Bu iki kavram günlük kullanımda sıklıkla birbirinin yerine kullanılsa da teknik olarak aynı şeyi ifade etmez. Her Web Service bir API’dir; çünkü dış dünyaya bir arayüz sunar. Ancak her API bir Web Service değildir. Çünkü API’lerin çalışması için web protokollerine ya da bir network bağlantısına ihtiyaç yoktur.
Web Service’ler SOAP, REST veya XML-RPC gibi belirli iletişim modelleriyle sınırlıyken; API’ler için böyle bir zorunluluk yoktur. Bu ayrım, özellikle mimari tasarım yapılırken ve entegrasyon stratejileri belirlenirken oldukça kritik hale gelir.
API’ler uzun zamandır hayatımızda olsa da geçmişte bu API’lerin büyük bölümü aynı veri merkezinde, sınırlı sayıda sistem arasında kullanılıyordu. Entegrasyon sayısı azdı ve yönetim görece kolaydı.
Bulut teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla bu tablo kökten değişti. Servisler coğrafi olarak dağıldı, sistem sayısı arttı ve kurum içi–kurum dışı entegrasyonlar ciddi şekilde çeşitlendi. Bu çeşitlilik, kontrolsüz büyüyen bir API ekosistemini de beraberinde getirdi.
Başlangıçta yalnızca iş mantığını barındırması gereken backend servisler, zamanla farklı ihtiyaçları karşılamak için kendi içlerine şu sorumlulukları almaya başladı:
Sonuç olarak iş mantığıyla entegrasyon kodlarının birbirine karıştığı, değiştirilmesi zor ve kırılgan yapılar ortaya çıktı. Bu yükü backend servislerin üzerinden almak ve ortak problemleri merkezi bir noktada yönetebilmek ihtiyacı, API Gateway kavramını doğurdu.
API Gateway, istemciler ile backend servisler arasında konumlanan merkezi bir katmandır. Temel amacı, entegrasyonla ilgili ortak problemleri backend servislerden ayırmak ve bu problemleri tek bir noktadan, tutarlı şekilde yönetmektir.
Bu yaklaşım sayesinde backend servisler daha sade, daha bağımsız ve yalnızca kendi iş sorumluluklarına odaklanan bileşenler haline gelir.
Günümüzde modern bir API Gateway’in değeri, yalnızca trafiği yönlendirmesinden değil; servislerin etrafında zamanla biriken entegrasyon yükünü merkezi bir noktada toplamasından gelir. Bu yetkinlikler, Gateway’i basit bir proxy olmaktan çıkarıp mimarinin stratejik bir bileşeni haline getirir.
Modern bir API Gateway, servis sahiplerine temelde altı ana başlıkta katkı sağlar.
Kimlik doğrulama ve yetkilendirme, neredeyse tüm entegrasyon senaryolarının ortak problemidir. Bir servisin kim tarafından ve hangi yetki seviyesinde çağrılabileceği, çoğu zaman servis iş mantığından bağımsızdır. Buna rağmen geçmişte bu kontroller backend kodunun içine gömülür ve servisler entegrasyon senaryolarına göre karmaşıklaşırdı.
API Gateway yaklaşımıyla birlikte authentication ve authorization tamamen gateway katmanında yönetilebilir hale gelir. Desteklenen mekanizmalar arasında:
yer alır.
Örneğin backend’de LDAP ile korunan bir servis, dış dünyaya OAuth üzerinden açılabilir. Bu iki farklı güvenlik modeli Gateway üzerinde birbirine köprülenir ve backend servis bu karmaşıktan tamamen izole edilir. Bu yaklaşım güvenliği artırdığı gibi, servislerin yeniden kullanılabilirliğini de ciddi ölçüde yükseltir.
Gerçek hayattaki entegrasyonlarda tüm sistemlerin aynı veri formatında konuşmasını beklemek gerçekçi değildir. Kurum içinde yıllardır kullanılan bir SOAP servisi, yeni geliştirilen bir mobil ya da web uygulaması tarafından REST üzerinden tüketilmek istenebilir.
API Gateway’ler SOAP–REST, XML–JSON gibi dönüşümleri kendi üzerinde gerçekleştirerek backend kodunun karmaşıklaşmasını engeller. Bunun yanında Gateway katmanında:
yapılabilir.
Bu sayede hatalı, eksik veya beklenmeyen formatta gelen request’ler backend sistemlere hiç ulaşmaz. Bu yaklaşım backend kaynaklarını korur ve sistemin genel stabilitesini doğrudan artırır.
Bir servisin nasıl kullanıldığını bilmeden onu sağlıklı şekilde yönetmek mümkün değildir. API Gateway, üzerinden geçen tüm trafiği merkezi olarak gözlemlenebilir hale getirir.
Gateway üzerinden:
toplanabilir. Bu veriler Gateway üzerinde tutulabileceği gibi ELK, SIEM veya benzeri harici sistemlere aktarılabilir. Böylece servis sahipleri, servislerinin kimler tarafından, ne sıklıkta ve hangi senaryolarda kullanıldığını net biçimde görebilir.
Özellikle internete açık servislerde trafik her zaman öngörülebilir değildir. Beklenmeyen yükler ya da kötü niyetli çağrılar sistem genelinde kesintilere yol açabilir.
API Gateway’ler:
mekanizmalarıyla sistem aşırı yük altında olsa bile kritik servislerin ayakta kalmasını sağlar. Bu yaklaşım, tüm sistemin çökmesi yerine kontrollü bir degradasyon sunar.
Servis sayısı arttıkça “hangi servis ne işe yarıyor?” sorusu ciddi bir probleme dönüşür. API Gateway’lerin sunduğu merkezi API Catalog sayesinde servisler tek bir noktadan listelenir ve güncel dokümantasyon erişilebilir hale gelir.
Bu yapı:
ve kurum genelinde ortak bir API kültürünün oluşmasına katkı sağlar.
API Gateway’ler, dış dünyaya açılan servisler için ilk savunma hattıdır. OWASP Top 10 kapsamında yer alan SQL Injection, XSS ve DDoS gibi saldırılar backend’e ulaşmadan önce Gateway seviyesinde engellenebilir.
Kurumsal ve lisanslı çözümler, düzenli güvenlik güncellemeleri sayesinde yeni ortaya çıkan saldırı vektörlerine karşı da hızlı adaptasyon sağlar. Bu durum, özellikle dış entegrasyonları yoğun olan kurumlar için operasyonel riski ciddi ölçüde azaltır.
API Gateway kullanımı, kurumlara yalnızca teknik değil; operasyonel ve stratejik avantajlar da sağlar. Entegrasyon karmaşasının azaltılması, güvenliğin merkezi hale getirilmesi ve backend servislerin sadeleşmesi bu avantajların başında gelir.
Özetle API Gateway, basit bir teknik araç değil; doğru kurgulandığında kurumun API ekosistemini sürdürülebilir, yönetilebilir ve ölçeklenebilir hale getiren kritik bir mimari bileşendir.

Ortalama gecikme süreleri production sistemlerde çoğu zaman yanıltıcıdır. Bu yazıda p95 ve p99 latency metriklerinin neden gerçek kullanıcı deneyimini ve operasyonel riskleri daha doğru yansıttığını ele alıyoruz.

API güvenliği çoğu zaman token doğrulamada biter. Oysa production’da asıl risk, authorization kararlarının yanlış katmanda alınmasıyla başlar. Bu yazı, AuthN ve AuthZ ayrımının neden mimari bir karar olduğunu anlatıyor.